C
Biyografiler

A dan Z Ye Türk Büyükleri

  • CF TEAM
  • 140 cevap
  • 2,6K görüntülenme
  • Sabit
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#81
MELİKŞAH


İran’da hüküm süren Türk Selçuk hükümdarlarının üçüncüsü ve en büyüğüdür. 1054 yılında İsfahan’da doğmuş, 1092 yılında Bağdat’ta 38 yaşında iken ölmüştür. Babası Alp Arslan’ın vurulması üzerine 1072’de 18 yaşında tahta geçti.
Önce amcasının isyanını bastırarak Maveraünnehir ile Harzem’i ele geçirdi. Ünlü vezir Nizamülmülk, Melikşah’ın gerek tahta çıkmasında, gerekse zaferlerinde önemli bir rol oynamıştı. Anadolu’nun dörtte üçü Melikşah zamanında elde edilmiş ve Suriye’de büyük başarılar kazanılmıştı.
1076’da Kudüs Fatımîler’den, 1085’te Antakya, iki yıl sonra da Urfa Bizanslılardan alınmıştır. Halep ve Şam da onun döneminde Selçuk idaresine geçmişti. Devletin hudutları Kaşgar’dan ve Seyhun mecrasından Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişlemişti. Bağdat’taki Abbasi Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında bulunuyordu.
Yirmi sene hüküm süren I. Melikşah, cesareti gibi zekası ile, ilim sevgisi ve edebî seviyesiyle de tanınmıştır. Kendisi gibi bir Türk soyundan gelmiş olan Veziri Nizamülmülk ile birlikte hem bir çok memleketler almaya, hem de nehirlere köprüler, şehirlere kaleler ve su yolları gibi birçok eserler yapmaya muvaffak olmuştu.
Büyük İran şairi Ömer Hayyam onun sarayında himaye görmüş o devrin büyük fikir adamlarındandır.
Melikşah, Bağdat’ta bir rasathane kurmuş ve 1086 yılında başlayan ve dünyanın güneş etrafında dönmesi esasına dayanan bir takvim inkılabı yapmıştı ki buna “Celalî Takvimi” adı verilir.
Sarayında Türkçe konuşulmakla birlikte edebî dil Farsça idi. Kendisinin pek güzel rubaileri vardır. Celaleddin Melikşah’ın Berkiyaruk, Sencer, Mehmet adlı üç oğlu vardı ki üçü de hükümdarlık yapmışlardır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#82
MEHMET EMIN RESULZÂDE


Azerbaycan'ın istiklâli uğrunda ömrünün sonuna kadar mücadele eden Mehmet Emin Resulzâde, 1884 yılının 31 Ocak günü Bakü'nun Novhanı köyünde ruhanî ailesinde dünyaya gelmiştir. İlk tahsil ve terbiyesini babasının açmış olduğu dinî medresede almıştır. Sonraları o, Bakü'deki matbaaların birinde mürettiplik yapmıştır. Çalıştığı matbaa Emin Bey için bir hayat mektebi olmuştur. Onun yazarlığa hevesi daha o sıralarda başlamıştır.

1903'te Tiflis'te M.A. Şahtahtılı'nın çıkarttığı Şarkî Rus adlı günlük gazetede ilk yazılarını, Bakü'den Mektup makalesini ve Muhammes adlı şiirini neşretmiştir.

1905 yılından sonra Bakü'de Ali Bey Hüseyinzâde ve Ahmet Bey Ağaoğlu'nun çıkarttığı Hayat, Füyüzât, İrşat, Terakki dergi ve gazetelerine makaleler yazarak yazarlık çalışmalarına başlamıştır. Emin Bey, 1905-1907 yıllarında köktenci sol cereyanı temsil eden Himmet, Tekâmül, Yoldaş dergilerinin tanınmış yazarları ile birlikte çalışmış ve bir müddet Tekâmül dergisinin yazı işleri müdürü olmuştur. Bu yıllarda Resulzâde, köktenci sol sosyalist İlya Cukaşvili Stalin, Orcenikidze, Kalinin, Vışinski gibi sosyal demokrat hareketin temsilcileriyle birlikte faaliyet göstermiştir.

1904 yılının sonlarında Rus sosyal demokratik partisinin nezdinde Himmet Partisi kurulur. Bu partinin vazifesi Azerbaycanlıların arasında propaganda yapmaktı.

Resulzâde yazdığı içtimai-siyasî makalelerinde istiklal, milliyet, insan hakları, kültür kavramlarını halka tanıtmaya ve benimsetmeye çalışıyordu. Hürriyet mücahidi “insanlara hürriyet, milletlere istiklal” verilmesi için gayret sarfediyordu. Onun isteği milletlerin özgür yaşamasıydı.

Resulzâde aynı zamanda edebiyata ve şiire de büyük merak gösteriyordu. Onun bazı şiirleri ile beraber Karanlıkta Işıklar ve Nâgehân Belâ adlı dramları da vardır. Hatta Karanlıkta Işıklar ilk kez 1908'de Bakü'de sahneye konulmuştur.

Emin Bey, 1908-1910 yıllarında Himmetçi olarak İran inkılâbı hareketine iştirak eder. 1908'de Bakü Sosyal Demokrat Komitesi tarafından Gilan inkılabı nezaret için Reşt şehrine gelmiş ve aynı yıl mücahidlerle birlikte Tahran'a giderek Meşrute hareketine katılmıştır. Tahran'da az zamanda Meşrute liderlerinin dikkatini çeker ve Demokrat Partisi'nin kurulmasına ve programının yazılmasına katılır. Hatta bu partinin organı olan İran-ı Nev gazetesinin yazı işleri müdürlüğüne seçilir. Şunu da kaydetmek gerekir ki, İran'da ilk defa Avrupa tarzında gazete çıkartan Resulzâde'dir.

Demokrat Fırkası'nın meclisteki temsilcisi Seyyid Hasan Tağızâde Resülzâ'nin ölümü münasebetiyle Sonen dergisinde şöyle yazmıştır:

“İran inkılâbının öncesinde Bakü, İranlı hürriyetseverlerle birleşti ve İran'ın istibdatı devrinde (1908) Reşt'e gitti. Tahran'ın alınmasından sonra aynı yılın ortalarında Tahran'a geldi ve onun yazarlık yeteneği ortaya çıktı. Meşhur İran-ı Nev gazetesinin yazı işleri müdürü oldu. Bu gazete Meşrutiyetin ikinci devrinde ve meclisin ikinci döneminde en meşhur gazete idi. Yeni gazetecilik üslûbunu, Avrupa tarzını İran'a getirdi. O Demokrat Fırkası'nın organıydı ve aynı parti Rusya'nın saldırısına karşı şiddetli mücadele ettiği için Rus elçisi onun sürgün edilmesini talep etti. Mehemmed Veli Han, onun İran'dan çıkarılmasını emretti.”

Resulzade'nin makalelerine göz attığımızda görüyoruz ki o, istibdatı ve eski usul idareyi eleştiri ateşine tutmaktan çekinmemiştir. Hatta bu düzenin dağılması, yıkılması için mücadele eder. Çar hükümeti tarafından yakalanmak tehlikesi karşısında kalan Resulzâde İstanbul'a gelir. Bir müddet dava arkadaşı Tağızâde'nin yanında kalır. 1913 yılında Rusya'da ilan edilen genel aftan sonra Bakü'ye döner. Orada siyasî mücadelesine yeniden başlar. Hatta bir defa Çar hükümeti tarafından yakalanarak mahkemeye çıkarılır. Fakat 1917 devriminden sonra serbest bırakılır.

1915'te Açıkgöz gazetesini neşretmeye başlayan Emin Bey, Azerbaycan'ın artık tanınmış nüfuzlu siyasetçisi idi. Gazete 1917'ye kadar yayınına devam etmiştir.

1917 devriminden sonra Bakü'de toplanan Müsavat Fırkası'nın kurultayında Resulzâde fırkanın başkanı seçilir.

Resulzâde 1917 Mayısında Moskova'da toplanan Rusya Müslümanları Şûrâ'sında Azerbaycan temsilcisi olarak bulunur. O, kurultayda söz alarak Rusya'nın millî-mahallî muhtariyetler esasında kurulan cumhuriyetler birliği şeklinde idare edilmesini savunur. Resulzâde'nin bu teklifi kurultay tarafından kabul edilmiştir.

Bu yıllarda Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan milletvekilleri tarafından Mavera-yı Kafkas Seymi kurulur. 1918 yılı Mayısının 24-25'inde Gürcüler ve Ermeniler bu birlikten ayrılıp istiklâllerini ilan ederler. Bunun üzerine Azerbaycan milletvekilleri de Azerbaycan Millî Şûrâsı adı altında toplanarak Resulzâde'yi Azerbaycan Millî Şûrâsı'nın başkanı seçmiştir (28 Mayıs 1918).

Resulzâde'nin başkanlığında Fethali Han Hoylu Başkan seçilerek kabineyi kurar. Bu dönemde Bakü, Rus ordularının ve Ermeni çetelerinin baskınlarına maruz kaldığı için Azerbaycan'ın başkenti geçici olarak Gence'ye taşınır. Bakü'yü düşmanlardan temizlemek için Osmanlı ordusu, Nuri Paşa'nın kumandasında İslam Ordusu namıyla Bakü'ye girer. Bakü 15 Eylül 1918'de Türk ordusu ve Azerbaycan'ın gönüllü birlikleri tarafından üç ay süren bir savaştan sonra kurtarılır. Azerbaycan'ın başkenti tekrar Bakü'ye taşınır.

Bağımsız Azerbaycan Hükümeti millî ve sosyal demokrat bir cumhuriyetti. Hükümetin anayasasında vatandaşlar eşit haklara sahipti. Müsavat Fırkası İstiklal adında bir de gazete yayımlıyordu. Onun ilkeleri Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak idi. Azerbaycan Hükümeti ana dilini devletin resmi dili olarak kabul etmişti. İlk defa olarak Bakü'de bir üniversite kuruldu. Kısa süre içinde bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti çok olumlu işler yapmıştı.

Ne yazık ki, 27 Nisan 1920'de II. Kızılordu Bakü'yü ediyor ve Azerbaycan Hükümeti'nin ileri gelenlerini yakalayıp hapse atıyordu. Hapsedilmeden önce Şamahı'nın Lahız köyünde saklanan Reasulzade, orada yazdığı Asrımızın Siyavuşu adlı eserinde bu hadiseleri şöye anlatmaktadır:

“Bakü'nün bütün serveti yağmalandı, dükkânlar adeta talan edildi. Evler sahiplerinden alınarak miras gibi bölüştürüldü. Köylüye toprak, kâğıt üzerinde verildiyse de ziraatın mahsulü mültezimler tarafından çalındı. Senelerden beri depo edilen petrol Rusya'ya akıtıldı. Kumaş, şeker, çay ne varsa trenlere, vagonlara yüklenip Moskova'ya taşındı. Halkın hakiki serveti, malı gasp olunarak para yerine geçersiz kâğıtlar her tarafı kapladı. Ekmek isteyen aç halka top ve tüfekle cevap verdiler.”

Mehmet Emin Resulzâde Lahıç'ta saklandıktan sonra Bolşevikler tarafından yakalanıp muhakeme için Bakü'ye getirildi. Ancak Resulzâde, Stalin'in eski arkadaşı olduğu için Stalin tarafından hapisten çıkartıldı. Stalin, Resulzâde'yi ve Abbaskulu Kâzımzâde'yi kendisi ile beraber Moskova'ya götürdü.

Resulzâde Moskova'da Şarkiyat Enstitüsü'nde öğretmenlik yapar. O, iki yıl göz hapsinde tutulduktan sonra dostu Abbaskulu Kâzımzâde ile beraber bilimsel araştırmalar dolayısıyla Leningrad'a gider. Oradan Müsavatçıların bilhassa Tatarların yardımıyla kayıkla Finlandiya'ya kaçar. Oradan Almanya'ya, Almanya'dan da Türkiye'ye gelir.

Mehmet Emin Resulzâde Türkiye'de bulunduğu sürede yazarlık faaliyetine başlar ve çeşitli konularda eserler yazar. Bunlardan bazıları şunlardır: Azerbaycan Teşekkülünde Müsavat, Azerbaycan Cumhuriyeti (Keyfiyet-i Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti), Asrımızın Siyavuşu, İstiklal Mefküresi ve Gençlik, Rusya'da Siyasî Vaziyet, Kafkas Türkleri, Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı, Azerbaycan Kültür Gelenekleri, Çağdaş Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Şairi Nizamî.

Mehmet Emin Resulzâde İstanbul'da Yeni Kafkasya dergisini çıkarır ve bu dergiyi 1927 yılına kadar 100 sayı yayımlar. O dergide bazı makaleleri ile Stalin'e Açık Mektup makalesini neşreder. Orada Stalin’in siyasetini ve memurların halka olan davranışlarını eleştirir. Resulzâde, bu dergide Rusya'daki Müslüman Türklerin meselelerini söz konusu eder. Onlara yapılan muameleyi tüm dünyaya anlatır.

Resulzâde 1922 yılında Sovyet Rusya'nın baskısıyla Türkiye'den ayrılmak zorunda kalır. Önce Polonya'ya sonra Almanya'ya gider. Ve Rusya mahkumu milletlerin kurduğu Promete adlı cemiyetin dergisinde 1928-1939 yılları arasında devamlı olarak makaleler yayımlar. 1927-1934 yıllarında Berlin'de çıkan İstiklal gazetesinde, daha sonra Kurtuluş'ta 1935-1939 yılları arasında yazılar neşrettirir. Bu yıllarda Avrupa'da çıkan Müsavat gazetesinde de bazı makaleleri çıkar.

Resulzâde, 1922'de İstanbul'da Azerbaycan Millî Merkezi'nin başkanı olmuş ve 1949 yılında bu merkezin teşebbüsüyle Ankara'da kurulan Azerbaycan Kültür Derneği'nin fahri başkanı seçilmiştir. 1954 yılında bu dernek tarafından yayımlanan Azerbaycan Dergisi yayınını günümüzde de sürdürmektedir.

Resulzâde'nin meslek arkadaşı merhum Tağızâde, Azerbaycan'ın bağımsızlığı uğrunda ömrünün sonuna kadar mücadele eden Resulzâde hakkında şöyle yazıyor:

“Resûlzâde, adlı, sanlı, harikülâde adamlardan biriydi. Bütün ömrümde mübalağasız, doğuda onun gibi adam görmedim. Zamanımızda hiç bir ülkede eşi bulunmayan belki de bütün dünyada çok az bulunan Mehmet Emin Resulzâde terbiyeli, kuvvetli, sağlam mantık sahibi, temiz kalpli sadakatli, doğru söyleyen, metanetli, tam anlamıyla saf düşünce ve meramına inanan fedâkâr, mücahit, nefsine sahip bir şahıstı.”

Azerbaycan'ın istiklâli uğrunda yorulmadan çarpışan, her türlü eziyete, meşakkata katlanan Resulzâde, 5 Mart 1955 günü Ankara'da vefat etmiştir.

Resulzâde'nin Asrımızın Siyavuşu adlı eserinin yazılmasının tarihî sebepleri vardır. Azerbaycan'da Sovyet hakimiyeti kurulduğu zaman Azerbaycan Cumhuriyeti'nin yetkilileri takip ediliyorlardı. Onlardan biri de partinin lideri Resulzâde'ydi. O, bu sefer de Şamahı kazasının Lahıç köyünde saklanmak zorunda kalmıştı. Saklandığı evde küçük bir kütüphane vardı. Bu kütüphanedeki kitaplardan Firdevsi'nin Şehnâme’si dikkatini çeker. Kitabı tekrar tekrar okur ve başına gelen olayları Şehname'nin şahsiyetleriyle ilişkilendirerek Asrımızın Siyavuşu’nu yazar. Eser okununca görülür ki, Asrımızın Siyavuşu Resulzâde'nin kendisidir.

O, eseri hakkında şunları yazar:

“Asrımızın Siyavuşu belirli bir amaçla, vatanımızın, milletimizin umumî fikrimiz ve inanışımızın düşmanlarına karşı özel bir düşmanlık hissi yaratmak amacıyla önceden düşünülmüş bir eser değildir.”

Bu eser Azerbaycan Bilimler Akademisi'nin Haberler dergisinde 1990 Mayısında Elşen Ebülhesenli tarfından da yayımlanmıştır.

Resulzâde'nin Azerbaycan Cumhuriyeti Keyfiyyet-i Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti adlı eseri de Türkiye'de ikinci defa neşredilmiştir. Eserinde Azerbaycan'ın yakın tarihi, bağımsız cumhuriyetin az zamanda gördüğü işleri, ülkenin başına gelen felaketleri okuyuculara büyük maharetle ulaştırabilmiştir.

Mehmet Emin Resulzâde'nin Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı adlı eseri Azerbaycan Kültür Gelenekleri eserinin devamı olarak yazılmıştır. Bu kitapta Resulzâde, demokratik cumhuriyet yıllarında ve Sovyet hakimiyeti yıllarında (1930'lu yılların ikinci yarısına kadar) Azerbaycan edebiyatının gelişmesini içtimâî-siyasî olgular bakımından izler.

Resulzâde'nin söylediği şu söz, onun bir sembol olmasını sağlamıştır:

“Bir defa yükselen bayrak bir daha inmez.”
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#83
MUSTAFA ABDÜLCEMİL KIRIMOĞLU


13 Kasım 1943'te Bozköy'de doğdu. 6 aylık iken ailece “vatan haini” damgasıyla Özbekistan'ın Andican bölgesine sürgün edildi. 1959'da orta öğrenimini tamamladı. Üniversiteye girişi, Sovyetlere sadık olmayanlara fakülte hakkı tanınmadığı gerekçesiyle engellendi. 1962'de Taşkent Ziraat Mekanizasyon ve Sulama Enstitüsüne yazıldı. Bir makalesinden dolayı okuldan atıldı. Askerlik görevini reddetiği için 1.5 yıl hapse mahkum edildi.

1969-1974 yıllarında tekrar tutuklanan Kırımoğlu, hapis cezasının yanı sıra ağır çalışma kamplarında bulunduruldu. Cezasının bitimine üç gün kala yersiz bir suçlamayla yargılanmaya başlayınca 303 gün süren açlık grevine başladı. Böylece dünyaca kamuoyuna ve Türkiye'ye sesini duyurmuş oldu.

Dünya kamuoyunun bilmesine rağmen Sibirya'da yargılandı. 2.5 yıl süreyle Çin sınırındaki Primorski çalışma kampına gönderildi. Cezası tamamlandıktan sonra açık nezarette bulundurulmak üzere Taşkent'e gönderildi. Şartlara uymadığı için yeniden tutuklandı. Yakutistan'a sürüldü. Cezanın bitiminde Kırım'a döndü.

1983 yılında altıncı kez tutuklandı. Üç yıl ağır çalışma kampı cezası uygulandı. 1983 yılında ölen babasının naaşını Kırım'a taşımak istediği için yeniden tutuklandı. 1986'da tekrar yargılandı. İzlanda Rejkavik'te yapılan Gorbaçov-Reagan zirvesinde Reagan'ın ön şart olarak içlerinde Kırımoğlu'nun da bulunduğu 5 İnsan Hakları Savunucusu ile birlikte serbest bırakıldı.

1987'de Moskova Kızıl Meydan'da düzenlenen ve tüm dünyada yankılar uyandıran gösterileri organize etti.

1989 yılı Mayıs ayında Taşkent'te “Kırım Millî Hareketi Teşkilatı Başkanlığı”na seçildi.

26 Haziran 1991 tarihinde Akmescit'te II. Millî Kurultay toplandı. Kırım’da bağımsızlık ilan edildi. 33 kişilik ilk Kırım Millî Meclisi seçildi. Başkanlığına da Kırımoğlu getirildi.

Kırımoğlu evli ve üç çocuk babasıdır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#84
MUZAFFER ÖZDAĞ


( Kurmay Subay-Hukukçu-Devlet Adamı)

Muzaffer ÖZDAĞ 15 Nisan 1933'te Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. Askeri Lisesi'ne girdi. Her yıl sınıf birincisi olan M.ÖZDAĞ 1950 Haziranında dönem birincisi olarak mezun oldu. 30 Ağustos 1952'de Kara Harp Okulu'nu da birincilikle bitirdi. Aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesine kaydoldu.
Hukuk öğrenimin sürdürmekte iken Çankırı Piyade Okulundan sınıf birincisi olarak mezun oldu. Ankara'da 2. Zırhlı Tugaya atandı. Haziran 1955'de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Nurettin Baransel'e Kara Harp Okullarında öğrenim dört yıla çıkarılması ve Silahlı Kuvvetlerin modernizasyonu ve savaş eğitimi ile ilgili bir arazi sundu. Makama kabul edilerek takdir edildi.

Dil ,Tarih ,Coğrafya Fakültesinde Fransızca dil kursuna devam ederken Türk Devrim Tarihi derslerini takip etti. 1956 Haziranında hem lisan kursunu, hem de Ankara Hukuk Fakültesini bitirdi.

1958 yılında Harp Akademisine girdi. Cumhuriyet döneminin Üstğm. Rütbesiyle kurmay sınıfına katılan en genç subayı olarak mezun oldu.

İç barışın ve demokratik düzenin korunması için Milli Birlik Operasyonunun planlama ve icrasına katıldı. TBMM'nin görevlerini ve sorumluluğunu geçici olarak yüklenen MBK'de üye olarak görev aldı, MBK'nın geçici Anayasasını ve İç Tüzüğünü hazırladı. Devlet protokolünde bakanlar üstü bir statü ile hizmet ifa etti.

M.ÖZDAĞ , MBK 'de partiler üstü tarafsız bir yönetim fikrinde ısrar ettiği için bir grup arkadaşı ile birlikte (14'ler ) yasama hizmetinden uzaklaştırılarak Japonya'da çağdaş, inkılapçı, Atatürkçü bir siyasi parti programı hazırladı ve bunun ışığında CKMP'nin proğramını yeniledi.

1965'te Afyon Milletvekili seçildi. Parti isminin M.H olarak değiştirilmesini sağladı.
Partinin Gen.Sek.ve Gen.Bşk.Yrd cılığı görevlerini üstlendi. Politikada cepheleşmeye ve şiddete karşı çıkarak 1969'da seçimlere girmedi. 1971'de şiddet olaylarının artması üzerine partiden ve politikadan çekilerek serbest avukat olarak çalışmaya başladı.

Tarih, milli güvenlik, strateji ve jeopolitik konular üzerine çalışmalarını sürdürdü. Siyasi partilerin sürüklendikleri, kör döğüşü ve yol açtıkları anarşi devam ederken Türkiye'nin dolaylı bir saldırıya, örtülü bir istilaya maruz kaldığını belirledi. Yetkili mercileri sık sık uyardı. Üniversitelerde Türk tarihi, Türkiye güvenliği ile ilgili konferanslar verdi. Sovyet tehdidine işaret etti.

Sovyetler Birliğinin Dünya hakimiyeti imkan ve şansını kaybettiğini ve 1990'larda Sovyet İmparatorluğunun dağılacağını, Kızıl Ordunun bu dağılmayı önleyemeyeceğine dair bir tebliğ sundu. Milli Savunma Konseptimizin değiştirilmesi, yenilenmesi gerektiğini belirledi.

Gorbaçov'un da başarısızlığa uğrayacağını bir başka tebliğde vurguladı.
Kardeş Türk Devlet ve toplulukları ile kültürel ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için dostluk derneklerinin kurulmasına öncülük etti. Türkiye-Azerbaycan Dostluk Derneği'nin yönetimini üstlendi.

M.ÖZDAĞ 'ın Türk ve Dünya Jeopolitiği hakkında yayınlanmış çeşitli eserleri, tebliğleri, makaleleri, konferansları, radyo ve TV,konuşmaları vardır.

Harp Okulunda idarece sınıf arkadaşları arasında yapılan bir ankette en sevilen subay olarak seçildi. M.ÖZDAĞ ,öğrencilik yıllarından başlayan sayısız ödüllerin sahibidir. Evli ve dört çocuk sahibi, Fransızca ve İngilizce bilmektedir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#85
NAMIK KEMAL


Şair, romancı, tiyatro yazarı, gazeteci ve idare adamı. 1840 yılında Tekirdağ'da doğdu. Dedesinin terbiyesi altında özel eğitimle yetişti. Tercüme Odası'nda çalışırken Şinasi ile tanıştı. Küçük yaşta şiire başlamıştı. Şinasi'nin Tasvîr-i Efkâr adıyla çıkardığı gazetede yazarlığa başladı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girdi. 1867'de Paris'e, oradan da Londra'ya kaçtı. 1870'ten sonra İstanbul'a dönerek Gelibolu Mutasarrıfı oldu. 1888 yılında Sakız Mutasarrıfı iken öldü.

1 Nisan 1873 Akşamı, Gedikpaşa'daki Osmanlı Tiyatrosu olağanüstü bir heyecan içinde kaynaşıyordu. Bir yıl önce Gelibolu'da mutasarrıf bulunduğu sırada Kemal Bey'in yazdığı dram, Vatan Yahut Silistre ilt defa sahneye konacaktı. Gedikpaşa Tiyatrosu'nun beş kat locasında saray mensupları, hatırlı, tanınmış kimseler yer yer göze çarpmaktaydı. Nazırlardan, vezirlerden bazıları da gelmişti.

Beş yıldan beri Güllü Agop'un metne dayanarak eser oynatma yetkisini padişahtan alması üzerine, İstanbul'da başka tiyatro kalmadığından, Vatan piyesi bu sahnede oynanacaktı. Salon, at nalı şeklinde, kırmızı kadife koltuklar ve aynı renkte kadife kaplı localarla kat kat yükseliyordu. Her yer tıklım tıklım doluydu. O sırada İbret gazetesini çıkaran Kemal Bey'in şöhreti ise herkesin bildiği bir şeydi.

Daha perde açılıp da İslam Bey ve Zekiye Hanım'ın vatanı yücelten sözleri sahneye yakışır bir yiğitçe tavırla söylenmeye başlar başlamaz, seyircilerde coşkunluk alametleri belirmişti. Zekiye'yi Yeranuhi Karakaşyan oynuyordu. Halk kendini unutmuş, “Aferin!” diye yüksek sesle sahneye bağırıyordu. İkinci ve üçüncü perdelerde coşkunluk daha da arttı. Tiyatronun içinden yükselen sesler, “Yaşa Kemal! Varolsun milletin Kemal'i...” haykırışları sokaktan geçenlerce bile işitilir olmuştu.

Temsil, coşkun alkışlar, dakikalarca süren haykırışlar arasında sona erdiği zaman halk tiyatroyu terk etmek istemedi. Kemal Bey'in sahneye çıkması arzu olunuyordu. Neden sonra kendisinin tiyatroda bulunmadığı anlaşılınca İbret gazetesi idarehanesine gidilmeye karar verildi. Elliden fazla itibarlı kimse o zamanlar henüz İstanbul sokakları aydınlatılmadığı için ellerinde fenerler ve meşalelerle bir fener alayı ihtişamı içinde ve yollarda yüksek sesle “Varolsun Kemal” diye haykırarak Gedikpaşa'dan Galatasaray'daki Haçapulo Pasajı'na, İbret gazetesine geldiler. Gazetenin sahibi Aleksan Efendi'yi uykudan uyandırdılar. Meramlarını anlattılar. Kemal Bey orada yoktu. Bunun üzerine övgü dolu bir tezkere bırakarak ayrıldılar.

Ertesi günü İbret gazetesinde olaylar anlatılıyor ve bu tezkere de yayınlanıyordu. Halkın arzusu üzerine tiyatro idaresi, 2 Nisan akşamı da piyesi oynatma iznini kopardı. Bu defa temsil, Zekiye'yi canlandıran Karakaşyan yararına verilecekti.

4 Nisan akşamı ise tiyatroda Teodor Kasap'ın Pinti Hamit adlı adaptasyonu oynanacaktı. Tiyatronun edebî heyetinde bulunan Namık Kemal ve Mustafa Nuri, idare odasında oturmuş olayları görüşüyorlardı. İbret, bir gün önce süresiz olarak kapatılmıştı. Sebep, olayları anlatış tarzıydı. Halkı padişaha karşı isyana kışkırtır görülmüştü. O sırada kapı açıldı, içeriye bir yabancı girdi. Kemal Bey'in orada olup olmadığını sordu. Kendisini Zaptiye Müşiri Paşa istiyordu. Kemal'i alıp gitti. Az sonra bir zaptiye (askerî polis) binbaşısı geldi. Mustafa Nuri'yi alıp götürdü. O gece temsil sırasında Ahmet Mithat Efendi'yi de aldılar. Ebüzziya Tevfik ve diğerleri birer birer toplandı. Memlekette vatan bilincini uyandırmak için tiyatrodan yararlanan ilk adam, böylece Abdülaziz'in Tanzimat Fermanı'na aykırı düşen emriyle Magosa’ya sürgün edilmiş oldu. Diğerleri de “Hürriyet taraflısı” olmak suçlarıyla çeşitli yerlere sürüldüler, hapsedildiler.

Namık Kemal, en büyük eserlerini Magosa'da yazdı. 1876'da Sultan V. Murat'ın tahta çıkmasıyla affedilerek İstanbul'a döndü. Çok geçmeden Sultan II. Abdülaziz'in tahta çıkmasıyla yeniden tevkif edildi. Mahkemeye sevk edildi. Bereat etti. Fakat yine de İstanbul'da kalması önlendi. Bu yüzden çeşitli mutasarrıflıklara tayin edildi.

En son Sakız Mutasarrıfı iken 2 Aralık 1888'de tutulduğu zatürre hastalığından kurtulamayarak hayata gözlerini yumdu. Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa'nın Bolayır'daki türbesi yanında toprağa verildi.

Namık Kemal, bir çok önemli yeteneklere sahipti. Mesela bir kaç kişiye bir kaç ayrı metni aynı anda yazdırdığını oğlu Ali Ekrem Bolayır, Ruh-ı Kemal adlı eserinde yazar. Keza işittiğini hemen hafızasında tutmak gibi üstünlükleri onun genç yaşta gelişmesine yardım etmiştir.ya
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#86
NİZAMÜLMÜLK


Asıl adı, İbû Ali Hasan olan Nizamülmülk, Doğu tarihinin yazdığı en büyük devlet adamlarından biridir. O, âdil bir “Vezir-i âzam” olmakla kalmamış, üniversiteler kurmak suretiyle bilimin yayılmasına çalışmıştır. Büyük sanatkâr ve bilginleri korumuş, değerli eserler yazmış ve hükümdarlara en doğru yolu göstermiştir. Bütün bu büyük özelliklerinden dolayı ona “Memleketin nizamlarının kurucusu” anlamına gelen Nizamülmülk adı verildi.

Nizamülmülk 1017 tarihinde Horasan’ın Tus şehrinde doğdu ve zamanının ünlü hocalarından ders alarak yetişti. Aklı, bilgisi ve büyük insanlık meziyetleri ile önce Belh Hâkimi Ali Bin Şadan’ın emrine girdi. Daha sonra yeni kurulmakta olan Selçuklu Devleti’nin hizmetine girerek Davut Bin Mikâil’in, Alp Aslan’ın , Melikşah’ın baş vezirliğini ve danışmanlığını yaptı. Onun üstün yeteneklerinden dolayı her hükümdar kendisini daha sonraki hükümdara tavsiye ediyordu.

Nizamülmülk’ün Selçuk Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde, sağlam bir devlet olarak organize edilişinde büyük rolü vardır. Ünlü Hasan Sabbah ile Ömer Hayyam’ı korudu. Bağdat ve İsfahan’da iki büyük ilim müessesesi kurdurdu. Adaleti gerçekleştirmeğe çalıştı ve şiirler yazdı.

Nizamülmülk’ün yazdığı Siyasetname adlı değerli eser Batı dillerine de çevrildi. Bu eser memleketimizde de yayınlandı. Nizamülmülk bu eserinde, hükümdarlara ve devlet adamlarına birçok örnekler vererek yol göstermekte ve devlet yönetiminin çeşitli yönlerini incelemektedir.

Ona göre; “Hiçbir hükümdar veya ferman sahibi kimse bu eseri okumaktan kendisini uzak tutamaz”. “Bir hükümdarın halkına vereceği en büyük ihsan adalettir. Halk adaletle yönetimden memnun olursa, o memleket yaşar ve her gün kudret ve güç kazanır. Memleket zulüm ile yaşayamaz. Hükümdar, zulüm görmüş olanların şikâyetlerini bizzat dinlemeli, zâlimden hakkı alıp zulüm görene vermelidir.”

Nizamülmülk, 1096 yılında hançerlenerek öldürülmüştür.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#87
NASREDDİN HOCA


Türk esprisinin büyük zekâsı, tanınmış halk filozofumuz Nasreddin Hoca'yı, yalnız Türk toplumu değil, doğudan batıya her millet sever. Herkes, bu büyük halk filozofunun her devirde aktüalitesini koruyan, güzel fıkralarına hayrandır.
Tarihî kaynakların verdiği bilgilere göre, Nasreddin Hoca, Anadolu Selçukluları devrinde, 1206 yılında, bugün Eskişehir'e bağlı Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde doğmuştur. İlk öğrenimini Hortu'da bir süre babası Abdullah Hoca'nın medresesinde yapmış, çocukluk yıllarını Hortu' da geçirmiştir. Söylentilere ve onun gerçek fıkralarından çıkarılan sonuçlara göre, Hortu'da çıkan kıtlık yüzünden ailesi ile birlikte Sivrihisar'a yerleşmiş, öğrenimini burada sürdürmüştür.

Sivrihisar, o zamanlar Selçuklu devrinin küçük, fakat şirin bir kasabasıdır. Küçük Nasreddin, minareyi ilk kez burada görmüş, arkadaşlarıyla hamama gitmiş, bahçelerden çağla yolmuştu. Onun, hamamdayken yumurtladıklarını söyleyen çocuklara karşı horoz taklidi yapması, ağaçtan meyve çalarken bahçe sahibinin yakalaması, (Ağaçta ne yapıyorsun?) sorusuna (Ben bülbülüm) diyerek bülbül gibi ötmesi, sonra da bahçe sahibine (kusura bakma, acemi bülbül bu kadar öter) cevabını vermesi, Sivrihisar'daki çocukluk anıları arasındadır. Nasreddin Hoca bir zaman sonra, öğrenimini ilerletmek amacıyla, başşehir Konya'ya yolcu olmuştur.

Nasreddin Hoca, Konya'da bir medreseye yerleşmiş ve öğrenimine başlamıştır. O günlerde başından bir olay geçer. Şehirde bıçak taşıma yasağı vardır. Bir gece şehrin Subaşı'sı, Nasreddin Hoca'nın üzerinde koca bir kasatura bulunca, Nasreddin: (Kusura bakmayın!. Ben medrese öğrencisiyim. Bu kasatura ile de kitaplardaki yanlışları kazırım.) diye özür diler. Subaşı'nın: (Bir yanlış için bu kadar uzun kasaturaya ne lüzum var?) demesi üzerine en güzel cevabı verir: (Kitaplarda bazen öyle yanlışlar var ki, bu kasatura bile az gelir!).

Nasreddin Hoca'nın Konya'da medrese öğrenimini tamamladıktan sonra, bir ara gölge kadılığı yaptığını görüyoruz. Gölge kadıları, tecrübeli hâkimlerin yanında çalışan ve bazı küçük davalara bakan kadı adaylarıdır. Odun kıran bir adamın karşısında (hınk) diyen birinin oduncudan hak istemesi, vermeyince mahkemeye baş vurması, Nasreddin'in bu davayı görürken, bir kese parayı şıngırdatarak: (Hadi sen de paraların sesini al) diye hüküm vermesi, onun kadılık günlerindeki anılarından biridir.

Bir süre sonra kadılıktan ayrılan, üstadı, büyük bilgin Seyid Mahmud Hayranî'nin Akşehir'e yerleşmesiyle Konya'yı terk eden ve Akşehir'e göçen Nasreddin Hoca, artık kişiliğini bulmaya ve usta bir sosyolog gözüyle olaylara neşter vurmaya başlar.
Nasreddin Hoca'yı bundan sonra, Akşehir'de gösterişsiz yaşantısı içinde, dert çeken, uman, isteyen, efkârlanan, sonunda efkârını bir nüktede boğan bir halk adamı olarak görüyoruz.

Bir ziyafete yeni kürküyle gitmiş. gördüğü itibar üzerine (Ye kürküm ye!.) deyişinde insanı yalnızca dış görünüşü ile değerlendiren toplumun, doğuran kazan hikâyesinde aç gözlülüğün, Akşehir Gölü'ne yoğurt çalarken: (Göl yoğurt tutar mı?) diyenlere karşı: (Ya bir tutarsa!.) cevabındaki gerçek yönleri...

Bir gün kürsüye çıkıp ta: (Ey ahali ne söyleyeceğimi biliyor musunuz?) diye sorduğunda, çevresindekilerden bazılarının "biliyoruz" bazılarının da "bilmiyoruz" cevabını vermeleri üzerine: (O halde bilenler bilmeyenlere öğretsin!.) diyerek kürsüden inmesi, az ders mi insanoğluna? Eğitimin temel yapısı, bilenin bilmeyene öğretmesi demek değil midir?
Akşehir'deyken Moğol şehzadesi Keygatu ile aralarında geçen, sonraları yanlışlıkla Timur'a mal edilen olaylar, pek iyi bilinen fil hikâyeleri, Akşehir'de medrese hocalığı yaptığı günlerde tanınmış mollası İmad ve yanından hiç ayırmadığı sevgili eşeği Bozoğlan, Nasreddin Hoca'nın yaşantısında önemini her zaman korumuştur.

Eşeğinden düştüğü zaman gülenlere: (Ne gülüyorsunuz yahu, düşmeseydim zaten inecektim) deyişi, yitirdiği eşeğini türkü söyleye söyleye ararken, bunun nedenini soranlara: (Bir umudum şu dağın ardında, orada da bulamazsam, o zaman seyredin bendeki ağıtı...) cevabını vermesi, onun renkli ve çok yönlü yaşantısının anekdotları arasında yer alır.

Nasreddin Hoca, Akşehir'de evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Onun iki kızından Fatma Hatun ile Dürr-ü Melek'in mezar taşları, son yıllarda bulunmuş ve Akşehir Müzesine kaldırılmıştır.

Hani bir fıkrası vardır. Nasreddin Hoca bir gün, çeşmeden su doldurması için kızlarından birinin eline bir testi verir, sonra da testiyi kırmaması için sıkı sıkı tembih ederek yanağına bir tokat indirir. Bunu görenler Hoca'ya çıkışırlar (Kızın ne suçu vardı da tokatladın?) Hoca'nın cevabı ibret vericidir: (Testiyi kırmaması için... Kırdıktan sonra, tokat atmışım, atmamışım ne önemi var? Önceden vurursam, dikkat eder, kırmaz...) Mezar taşlarının birinin üzerinde Dürr-ü Melek'in resmi de bulunmaktadır.

Nasreddin Hoca, yaşının seksene yaklaştığı bir sırada, 1284 yılında Akşehir'de ölmüş, mezarı üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir türbe yaptırılmıştır. Kubbenin altında, Nasreddin Hoca'ya ait mermer bir sanduka görülür. Bu sandukanın baş tarafındaki kitabede, Hoca'nın ölüm tarihi olan 683 Hicri yılı, tuhaflık olsun diye ters yazılmıştır. Burada, her yönü açık olan Türbeyi kilitleyen Selçuklu devri kilidi, bir sembol olarak yer alır.
Nasreddin Hoca'nın ölümü, onun yeniden doğumu olmuştur. Onun, toplumun temeline oturan sağlam fikir yapısı, her geçen yılla geçerli olmuş, yüzyıllar onu daha dinç, daha diri yapmış, şöhreti, Türkiye sınırlarını da aşarak dünyayı sarmıştır. Nasreddin Hoca bugün tüm insanlığın malıdır.

Akşehirliler, çok sevdikleri Nasreddin Hocaları için her yıl Temmuz ayında festivaller düzenler. Bu festivallerde, Nasreddin Hoca'nın ağzından bir türlü huzura kavuşamayan dünyamıza, iyilik ve mutluluk mesajları yayınlanır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#88
NUR SULTAN NAZARBAYEV


SSCB'nin Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin'den sonra en etkin kişiliğe sahip bir devlet adamı olan Nursultan Nazarbayev, Kazakistan'da Alma-Ata'nın hakim bulunduğu Kazkalenski yöresindeki Çemolgan köyünde dünyaya geldi. Lise öğrenimini bitirdikten sonra bir maden ocağına girip maden işçisi olarak çalışmaya başladı.

Daha sonra Ukrayna'ya giderek Metalurji öğrenimi gördü. 1960 yılında Karaganainski bölgesindeki Temirtav kentinde Kazmetallurgstroy Tröstü'nün inşaat işçiliğinde çalıştı. Bundan sonra ise Karaganda Demir-Çelik Fabrikası'nda çalışmasına devam etti. Buradaki yüksek fırında sırasıyla dökümcü, gaz tesisinde usta ve baş usta olarak çalıştı.

Nursultan Nazarbayev 1969 yılından itibaren parti çalışmasına yöneldi. Temirtav'daki Komsomol Kent Komitesi'nin I. Sekreteri oldu. 1971'de bu kentin parti üst komitesinin II. sekreterliğine seçildi. 1973'te Kombinası Parti Sekreterliği'ne getirildi. 1977'de Bölge Parti Üst Komitesi II. Sekreterliği'ne atandı.

Nursultan Nazarbayev 1979 yılında Kazakistan Komünist Partisi'nin MK Sekreteri oldu. 1984'te Kazakistan Sovyet Yönetimi Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nda bulundu. 1989'da Kazakistan Komünist Partisi Genel Başkanlığı'na seçildi.

1990 yılının Nisan ayında Kazakistan Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanlığı'na seçilen Nursultan Nazarbayev, ekonomi sahasında master yapmıştır.

Evlidir ve üç kızı vardır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#89
NAİMÂ


Nâimâ, ilk resmî vak'anüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halep'te doğdu, Babası. Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini orada tamamlayan Nâimâ, genç yaşta İstanbul'a geldi. Yüksek öğrenim gördü ve Dîvan Kalemi'nde memur olarak hayata atıldı. Sonra hayatı birçok memurluklarda geçti. Dîvan Mektupçuluğu, Başmuhasebecilik vesaire yaptı. Nâimâ memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir aralık Alanya ve Bursa'ya da sürüldü. Çorlu'lu Ali Paşa onu Mora seferine beraber götürdü. Nâimâ, 1715 yılında Patras'da muhasebeci iken 63 yaşında öldü ve bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü.

Osmanlı Tarihi'nde resmî olarak ilk vak'anüvis olan Mustafa Naimâ Efendi, ilk öğrenimini doğduğu şehir olan Halep'te tamamladıktan sonra, genç yaşta İstanbul'a geldi. Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardı. İstanbul'da Enderun'a devam etti. Sonra, Dîvan katipliğinde görev aldı.

Pırıl pırıl zekâsı, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Nâimâ, Kalaylı Koz Ahmet Paşa'nın Dîvan Efendiliği'ne yükseldi. Daha sonra, ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşa'nın hizmetine girdi. İşte, Nâimâ'yı Nâimâ yapan o ciddi çalışmalar, Hüseyin Paşa'nın yanındayken başladı. Amcazade Hüseyin Paşa, Nâimâ'nın mükemmel tarih bilgisini öğrenince, ona önemli bir görev verdi. Paşanın kütüphanesinde, Şârihu'l-Menârzade Ahmet Efendi'nin yazdığı, fakat henüz düzene konulmamış, müsvedde halinde bir tarih kitabı vardı. Bu kitap, 1591 ila 1659 yılları arasındaki olayları naklediyordu.
Hüseyin Paşa, bu kitabın derlenip toplanması ve yeniden kaleme alınması işini Nâimâ'ya verdi. Nâimâ, çalışmalarını çok sıkı tuttu. Çeşitli kaynaklara dayandı, Uzun araştırmalar yaptı ve kitabın daha ilk bölümlerini henüz tamamlarken Hüseyin Paşa'nın büyük takdirini kazandı.

Bu eser tamamlandığı zaman, artık eski müsveddelerle ilgisi kalmamış, baştan başa Nâimâ'nın araştırması ve usta kaleminin bir ifadesi olmuştu, Bu yüzden büyük eser NaimâTarihi olarak bilinir. Nâimâ Tarihi'ne konu olan yıllar, Osmanlı İmparatorluğu'nun en düşkün zamanlarına rastlar. Nâimâ, canlı ve zarif uslubuyla o yılları önümüze sererken, sadece tarihçiliğindeki ustalığı değil, yazarlığındaki kudreti de ortaya koymuştur.

Osmanlı tarihçileri, genellikle saray dahilinde cereyan eden olaylara pek nüfuz imkânını bulamadıkları ve kulaktan kulağa bir şeyler duysalar bile, hayatlarından korktukları için, olayları aktarmada yüzeysel kalmışlardır. Oysa, Nâimâ cesaretle davranmış, hatta III. Ahmet'in, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır:


"Padişah-ı Cihanpenah'ın biraderi olan on dokuz nefer şehzade-i bî-günah, nizam-ı alem için, kemend-i cânistan ile şüheda zirvesine ilhak edilirlerken, yetişkin olmayanların, annelerinin kucağından alınıp canlarına kıyılmasını harem-i hümayun vaveyla ve göz yaşlarına gark olarak seyreylemiştir..."

İstanbul halkı da bu facianın üzüntü ve ızdırabını çekmiştir. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa'nın son anında şu beyti söylemiş olduğunu da, Nâimâ, eserinde rahatça nakleder:

Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.

Naimâ Tarihi'nin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmet'in korkaklığı anlatılmıştır. Nâimâ 'dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşa'ya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu:


"Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbul'a revân olsam olmaz mı?.."

Nâimâ, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Nâimâ'nın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi.

Nâimâ, tarih olaylarının ve bunları meydana getiren şahısların iç dünyalarına da sızarak yepyeni bir tarih edebiyatı ve sanatı ortaya koydu. Bu eser tarih edebiyatımızın en değerli eserlerinden biridir.

Nâimâ'nın bu düzenli eserini ilk kez İbrahim Müteferrika iki cilt olarak bastı. Daha sonra eser altı cilt olarak yeniden yayınlandı. Nâimâ Tarihi, Osmanlı tarihleri içinde önde gelen tarih kitaplarından biridir.

Nâimâ, devlet görevinde, Anadolu Muhasebeciliği'ne kadar yükseldi, fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanya'ya sürüldü.

Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde, çok sıkıntılı günler geçirdi. Koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Nâimâ, nihayet Çorlulu Ali Paşa'nın izniyle İstanbul'a geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hatta Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü.

Ancak bu sefer sırasında da tok sözlülüğünün cezasını çeken Nâimâ'ya, bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı. Mora'nın Patras kasabasında muhasebeci olarak görevlendirildi. Nâimâ 63 yaşında iken, Patras'ta öldü. Patras'ta bulunan tek caminin avlusuna gömüldü. Bir süre sonra ne o cami kaldı, ne de Nâimâ'nın mezarı...
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#90
NECİP ASIM


Türk tarihi ve milliyet ideali için çalışmış fikir adamlarımızdandır. 1861 yılında Kilis’te doğdu. Bal Hasan Oğulları denen bir Sipahi ailesindendir. Soyadı kanunu çıkınca kendine Yazıksız soyadını seçmişti.

1880’de Harbiye’den Piyade Mülazimi (Teğmen) çıkmış, Askerî Rüştiyelerde ve sonra Harbiye’de Türkçe, Fransızca ve tarih gibi dersler okutmuş ve askerlik hayatını öğretmenliklerde geçirerek Miralaylıktan (Albay) emekli olmuştu.

1908 inkılabından sonra İstanbul Darü’l-fünunu Türk Tarihi ve Türk Dili Tarihi Müderrisi oldu. Üçüncü seçim döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisine Erzurum milletvekili seçildi.

12 Aralık 1935’te Kadıköy’deki evinde öldü. Erenköy’de Sahrayıcedit mezarlığına gömüldü.

Henüz Askerî Rüştiyesinde hoca iken bir çok gramer, okuma, coğrafya ve tarih kitapları yayınlamıştır. Bu küçük okul kitaplarından başka Medrese-i Edep, Medeniyete Hizmet, Sitler, gibi çeşitli eser ve tercümeleri, Fransızca, hatta fizik ve resim derslerine ait risaleleri basılmıştır. Türk idealine ve tarihine ait makalelerini ise İkdam gazetesi vasıtasıyla neşrediyordu.

Eserleri, çoğu küçük risalelerden ibaret olmak üzere, 40 civarındadır. Yazdığı makalelerin de 1000’e ulaşmıştır. II. Abdülhamit devrinde koyu Osmanlılık davası içinde Türk tarihi ve Türk idealiyle uğraşan nadir zümredendir. Gök Bayrak’ı da ilk defa o tercüme etmişti.

Necip Asım, Türk dili hakkındaki eserlerinden dolayı 1892 Şikago Sergisinden bir madalya ve bir şahadetname almış, Paris’teki Societe Asiatique, 1895’te onu azalığa seçmişti. 1908 inkılabından sonra Türk Yurdu, Bilgi, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Türk Tarih Cemiyeti Mecmuası gibi birçok mecmualarda makaleler yazdı. Aynı zamanda İstanbul Darülfünununda Türk Tarihi ve Türk Dili Tarihi dersleri verdi.

Necip Asım, rahmetli Arif Bey’le birlikte büyük bir Türk Tarihi hazırlamaya başlamış, bu eserin Osmanlılardan önceki Türklere ait olan I. cildi Tarih Encümeni tarafından neşredilmişti. Milattan sonraki ilk yıllarda, Orta Asya Türklerinin kullandıkları Orhun diline ait küçük bir broşürü ve Yeniçay kıyılarında VIII. yüzyılda dikilmiş olan Orhun Kitabeleri hakkındaki incelemelerini kapsayan eseri, dil ve edebiyatımız için faydalıdır.

Bunlardan başka XII. yüzyılda Yuknak şehrinde yetişmiş olan Mahmut oğlu Ahmet isimli Türk şairinin Hakaniye lehçesiyle yazdığı Aybetül-Hakayık isimli manzum eserin Uygur harfleriyle yazılmış olan nüshasını Ayasofya Kütüphanesi’nde keşfetmiş, okumaya muvaffak olmuş, gerek bu eserin fotoğrafını, gerek lehçemize tercümesini iki kısımlık bir kitap halinde neşrederek edebiyat tarihimize büyük bir hizmette bulunmuştu.

Necip Asım, Fransızca, Arapça, Uygurca ve Çağatayca öğrenmişti.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#91
NENE HATUN


Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını. 1857 yılında Erzurum'da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun Annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra 22 Mayıs 1255 günü Erzurum'da zatürreden vefat etti.

Türk-Rus Harbi'nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım ayının 7'sini 8'ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum'un meşhur Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmıştı. Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler. Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası'na yerleştiler.

Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum'a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine "Moskof Aziziye'ye girdi!" sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü. Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye'ye doğru koşmaya başladı.

Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında ruhunu teslim etmişti. Kocası cephede idi. Minarelerden yükselen "Moskof Aziziye'ye girdi" seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:
- Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah'a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı.
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü:
- Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle.

Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye'ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli, taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı.
Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası'na doğru.

Aziziye'ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman karşısında.
Aziziye'de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı. Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında. Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı'yı da kısaltıp sadece "Osman"a çevirmişlerdi. Başı dara gelen "Osman teslim" deyip canını kurtarmaya bakıyordu.

Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki. Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı. Aziziye'nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne "Osman" dinleyen oldu, ne de "Teslim"e kulak asan... Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof'un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen ağabeyisinin acısını, bin Moskof'u öldürse içine atamazdı...

2.000'e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı. Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu. Onları takip etmek için Erzurumlu'nun atı yoktu. Fakat kaçan atlıyı kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu.
Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile döğüşürken aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından...

Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra o da bütün Erzurum'un tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı. Doksan sekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof'un Aziziye'de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti.

Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına "Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım" demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı...
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#92
OĞUZ HAN


Doğum tarihi tespit edilememiştir. İlk Hun hükümdarı Teoman’ın oğludur. Teoman’ın başka bir karısından ve Oğuz Han’dan yaşça küçük bir oğlunun annesi, kendi oğlunu tahta geçirmek için çareler aradı ve sonunda Teoman’ı kandırarak Oğuz Han’ı güney-batı komşuları olan Kuşanlara rehin yollattı. O dönemdeki hukuk anlayışına göre, rehin, barış teminatı demekti.

Oğuz Han’ın üvey annesi, oğlunun tahta geçmesini garantilemek için, Teoman’ı bir kere daha kandırarak Kuşanlara savaş açtırdı. Anlaşma bozulduğundan, Oğuz Han’ın Kuşanlar tarafından öldürülmesi gerekiyordu. Fakat Oğuz Han, süratle ülkesine kaçtı. Babası buna sevindi ve ödül olarak ona 10 bin askerlik bir vilayet verdi. Oğuz Han, yakaladığı bu imkanı iyi kullandı. Kahramanlık ve teşkilatçılık gibi özelliklerini kullanarak, kin duyduğu babasına karşı askeri hazırlığa başladı.

Elindeki orduyu bir savaş makinesi haline getiren Oğuz Han, alışılagelmiş bir silah olan oku da geliştirerek menzilini uzattı. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, babasının üzerine yürüdü ve onu yenerek M.Ö. 209 yılında Hun tahtına çıktı.

Hun Devleti’nin başına geçen Oğuz Han’ın ilk işi, doğudaki Tunguzları ortadan kaldırarak, Hazar Denizi’ne kadar olan bölgedeki bütün Türk boylarını da hakimiyeti altında toplamak oldu.

Türk boylarını birleştirerek ilk defa Türk birliğini kuran Oğuz Han’ın devletinde, boylar iç işlerinde serbestti. Bu gelenek Osmanlılara kadar geldi. Boylar, merkezî devlete sadece vergi ya da haraç vermek ve asker hazırlamakla yükümlüydü.

Oğuz Han, M.Ö. 209-174 yılları arasında geçen otuz beş yıllık kağanlığı sırasında, devamlı savaş halinde oldu. Ülkesinin sınırları Hazar Denizi’nden Hint Okyanusu’na, Himalayalardan Sibirya’ya kadar genişledi. Hun saldırılarına karşı inşa edilen Çin Seddi bile Oğuz Han ordularını durdurmaya yetmedi.

Nitekim Oğuz Han, bir seferde 320 bin kişilik bir orduyla Çin’in içlerine kadar girerek Çin Hükümdarı Kao-Ti’yi, ülkesinin kuzey bölgelerini Hunlara terk ederek, Hun devletine vergi ödemeye mecbur bıraktı. Çinliler, 58 yıl müddetle bu vergiyi ödedi.

Oğuz Han M.Ö. 174 yılında ölmüştür.

Oğuz Han’ın Türkçe’deki başka bir adının Alp Er Tunga olduğu, aynı ismin Çin kaynaklarında Mete olarak geçtiği rivayet olunur.

Oğuz Han, Oğuz Destanı’nda şöyle tasvir edilir:

“Samur omuzlu, kurt belli bir yiğitti. Gözlerinin içi nur, avuçlarının içi kandı. Kırk gün anasının sütünü emdi, bir daha emmedi. İki üç yaşında iken ata binmeye başladı. Yetişip aklı erer yaşa gelince Oğuz’a haber verdiler ki yakın ormanda bir canavar türemiş, bir iki şehrin sürülerine ve insanlarına aman vermiyor. Ormana gitti, bir geyik buldu ve ortalıkta bir ağaca bağladı gitti. Ertesi gün gelince geyiği yenmiş buldu. Bu sefer bir ayı buldu, yine o ağaca bağladı ve gitti. Daha sonra geldiğinde onun da kemiklerine rastladı. Bu defa kendisi o ağaca dayanıp gecelemeye başladı. Hazır ava alışan canavar geldiğinde, başıyla Oğuz’un kalkanına dokundu, dövüştüler; o, canavarı yendi, başını getirdi; komşu şehirler halkı düğün bayram ettiler. Büyükler bir araya gelip kendilerini bayrağı altında birleştirecek olanın bu Oğuz olduğunu anladılar. Hepsi onun çevresine toplandılar.”
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#93
OSMAN GAZİ


Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi’dir. Kurduğu Devletin adına da Osman’a izafetle Osmanlı denildi. Osmanlı Devletinin kuruluşu bir mucizeler silsilesidir. Söğüt dolaylarında kurulan bu devlet birdenbire gelişerek muazzam bir imparatorluk haline geldi. Osmanlı tahtına geçen on padişah enerjik ve devlet idareciliğinde mahir, aynı zamanda birer büyük kumandan idiler. Hiçbir milletin tarihinde üç asır süren bir müddet içinde birbiri adınca cihangir padişahlar gelmemiştir.

Osman Gazi’den sonra, Orhan Gazi, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım Bayezid, Mehmet Çelebi, İkinci Murat, Fatih Mehmet, Bayezid’ı Veli, Yavuz Selim ve Kanunî Süleyman geldiler. Cihan tarihinde Romalılarla Osmanlılar kadar, devamlı ve uzun ömürlü hiçbir devlet kurulmamıştır. Osman Gazi’nin kurduğu bu devlet tam 624 yıl devam etti. Bu nedenledir ki, Osman Gazi dikkate değer kudretli bir devlet kurucusudur. Osmanlı tarihi muhteşem olaylarla doludur. Osmanlı medeniyetinin eserleri ise, hala bütün ihtişamı ile ayakta durmaktadır.

Osman Gazi,1258 tarihinde Söğüt’te doğmuştur. Annesi Hayme Ana’dır. Babası Ertuğrul Gazi, dedesi de Süleyman Şah’tır. Asıl adı Otman’dır. “Ot” kelimesi eski Türkçe’de “ateş”, “man” da “adam” demektir. Osman Gazi, Oğuzların Bozok koluna mensup Kayi boyundandır.

Oğuzlar Müslümanlığı kabul edince Türkmen adını almışlardır. Kayilerin hepsi Türkmen kıyafetinde idiler. Bunlar beyaz tenli, kumral saçlı ela gözlü insanlardır. Vücutça kuvvetli, ahlak itibariyle de çok yüksektirler. Kayiler ırkı vasıflarını, ruhi asaletlerini muhafaza etmek için ne Moğollarla, ne Acem, ne Araplarla ve de Hıristiyan kavimlerle karışmışlardır. Anadolu’yu dolduran Türkler, Türklüğün bütün seciye ve meziyetlerini muhafaza etmişlerdir. Ruhlarında yaşayan cihan hakimiyeti fikri, hiçbir devirde sönmemiştir. Bu sebepledir ki, daima akıncı olarak kıtalar fethetmişler, birçok milletleri hakimiyetleri altına almışlardır.

Osman Gazi, Söğüt’te büyüdü. Babası ile beraber savaşlarda bulundu. Cesur ve yiğit bir delikanlı idi. Uzuna yakın orta boylu, geniş omuzlu, uzun kollu, yuvarlak yüzlü, siyah çatık kaşlı, elâ gözlü, koç burunlu ve değirmi sakallı idi. Osman Gazi iyi bir asker olmakla beraber edebiyata da meraklı idi. Hayrullah Tarihi’nde, kendisine ait şu şiiri bulmaktayız:

Kurt olup, gel gir sürüye
Aslan ol, bakma geriye
Çar edüp, haydi çeriye
Dil geçidini hisar yap
Osman Ertuğrul oğlusun,
Oğuzhan Karahan neslisin,
Hakkın bir kenter kulusun
İstanbul’u aç gülzar yap!
Osman Gazi’nin, gençliğinde geçirdiği bir aşk macerası zamanımıza kadar intikal etmiştir. Kendisi, babasının sağlığında, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen bir köyde oturmakta olan Edebalı adlı bir şeyhin evine sık sık giderdi. Bu zat, âhi pîrlerinden idi. Şeyh Edebalı’nın Balahûn adında çok güzel bir kızı vardı. Osman Gazi bu kıza aşık oldu. Onu babasından istedi ise de Şeyh, kızını bir beyzadeye veremeyeceğini bildirdi. Osman ise Balahûn’a candan tutkun bulunuyordu.

Bir gece bir rüya gördü. Rüyasında, Şeyh Edebalı’nın yanında yatıyordu. Bu esnada Edebalı’nın koynundan bir ay doğdu. Bedir haline gelince, gökten inip Osman’ın koynuna girdi. Bunun üzerine Osman’ın göbeğinden bir ağaç çıkarak yükseldi. Büyüdükçe yeşillendi. Dallarının gölgesi ile bütün dağları örtüyordu. Ağacın yanında dört sıra halinde dağlar gördü ki, bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkan Dağları idiler. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu. Dağlardan çıkan bu sular, gül ve servili bahçeler arasından dolaşarak akıyordu. Deniz gibi üzerlerinde gemiler yüzüyordu. Tarlalar mahsullerle dolu idi.

Dağların tepeleri de sık ormanlarla örtülü idi. Vadilerin her tarafında şehirler vardı. Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer ay yükseliyor, sayısız minarelerinden müezzinler ezan okuyor, bu sesler ağacın dalları üzerindeki bülbüllerin ve renkli papağanların ve kuşların cıvıltılarına karışıyordu. Ağacın yaprakları kılıç kını gibi uzanmaya başladı. Derken bir rüzgar çıkıp, ağaçların yapraklarını, İstanbul şehrine doğru çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın birleştiği yerde, iki firuze ile zümrüt arasına oturtulmuş bir elmas gibi parlıyordu. Böylece bütün dünyayı kuşatan geniş bir ülkenin teşkil ettiği yüzüğün kıymetli taşını meydana getiriyordu. Osman bu yüzüğü parmağına takarken uyandı.

Bu rüyasını gidip Şeyh Edebalı’ya anlattı. Şeyh gülerek

Osman, padişahlık sana ve senin nesline kutlu olsun. Kızım Balahun da senin helalin olsun. Hemen nikah edelim! Dedi.

İşte Osman, bu rüya sayesinde sevdiği kıza kavuştu. Fakat Osman Gazi’nin ilk eşi, bir Türkmen Bey’i olan Ömer Bey’in kızı Malhatun’dur. Malhatun, Orhan Gazi’nin annesidir.

Ertuğrul Gazi ölünce, onun yerine Osman, Bey oldu. Babası gibi Bizanslılarla savaşı devam etti. Fakat Bizans Tekfurları, Osman’ın vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bu işi harple değil, hile yolu ile görmeye teşebbüs ettiler. Bilecik Tekfur’u , Yarhisar Tekfurunun kızı ile evlenecekti. Bu düğüne Osman Bey’i de davet ederek öldürmeye karar verdiler. Fakat Osman Gazi, Rumların bu gizli kararlarından haberdar oldu.

Osman Gazi yaylaya çıkarken her zaman ağırlıklarını Bilecik Tekfuruna emanet ederdi. Yine aynı şekilde ağırlıklarını Bilecik’e göndermek üzere hazırlattı. Fakat bu defa eşyaların içini silahla doldurdu. Kırk kadar askeri de kadın kıyafetine soktu. Bunları Bilecik’e göndermek üzere hazırlattı. Ertesi gün de kendisi, oğlu Orhan ile birlikte düğüne gitti. Düğün başlayıp da yenilip içildiği bir anda, kadın kıyafetindeki askerler kaleye girerek muhafızları öldürdüler. Bir kısım asker de siperlere yerleşti. Rum Tekfuru Osman Gazi’yi öldürmek için harekete geçtiği esnada, Osman Gazi korkup kaçar gibi kaleye doğru koşmaya başladı.

Tekfur ve Rumlar, Osman’ın peşine düştüler. Fakat, tam siperlerin önlerine gelince, pusuya girmiş olan askerlerin içine düştüler. Kılıçlarını çekip saldıran askerlerle Rumlar arasında kanlı bir savaş başladı. Bu harpte Orhan’ın çok yararlılığı görüldü. Tekfur da ağır bir yara alarak öldü. Gelin olan Holofira da duvağı ile beraber esir düştü. Bu güzel Rum dilberini Osman Gazi oğlu Orhan Bey’e kılıç hakkı olarak verdi. Eski tarihler bu kızın adını Nilüfer Hatun olarak yazmakta iseler de, aslında Nilüfer ismi başka bir kıza aittir. Nilüfer Hatun, bir Türkmen kızı olup, Orhan Gazi’nin birinci karasıdır. Nilüfer Hatun; Süleyman Paşa ile Murat Hüdavendigar’ın annesidir.

Bu dönemde Selçuklu sultanları, tamamen Moğol İlhanlıların oyuncağı olmuştu. Anadolu’da Selçuk hakimiyeti kalmamıştı. Anadolu birliği tamamen bozulmuş, çeşitli bölgelerde muhtelif beylikler kurulmuştu. Moğollar, Anadolu halkını soyuyorlardı. Durum bu merkezde iken, Osman Gazi’nin başarılarını gören Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Mesut, ona bir ferman gönderdi. Osman Bey, bu fermanı bütün gazilerin huzurunda okudu (1284). Tam bir tasvip gördüğü için de Bizanslılarla savaşlara devam etti, birçok yerleri zapta muvaffak oldu. Bu başarıları üzerine Selçuklu Sultanı, istiklal alameti olarak (Tuğ), (Alem), (Tabıl) ve bir de altın kılıç gönderdi. Ayrıca beyaz renkte bir de sancak yolladı (1289).

Aradan bir müddet geçtikten sonra Selçuklu sultanlarının Anadolu’da bir gölge olduğunu gören Kayi Beyleri bir toplantı yaparak Osman Gazi’ye şunları söylediler:

Sen Kayihan neslindesin, Kayihan, Oğuz Beylerindendir. Günhan’ın vasiyeti Oğuz türesince hanlık, Kayi soyuna düşer. Sen hanlığa layıksın, seni han tanıyalım!

Toplantıda, Ahilerin Pîri Ahi Evren, Bektaşilerin pîri Hacı Bektaş Veli, Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebalı da bulunuyordu. Oğuz Beyleri, Osman Gazi’yi bir ak keçeye oturtarak dokuz defa havaya kaldırdılar. Huzurunda ant içtiler. Şerefine kımız dolu kadehler kaldırılırken:

Abu hayatlar, sıhhatler, afiyetler ve padişahlık mübarek olsun! Diye bağırdılar.

O gün, Türklük için büyük bir bayramdı. Osman Gazi, 1299 tarihinde, han seçilerek bağımsızlığını ilan etti. Hacı Bektaş Veli, Osman Han’ın başına Horasani bir keçe kavuk giydirdi. Ahi Evren de kılıcını kuşattı. Bundan sonra nöbet vuruldu; yani mehter takımı havalar çaldı. Arkasından Selçuk fermanı okundu. Osman Han, bu fermanı bir ikindi vakti ayakta dinledi. Otağının önüne dokuz tuğ dikildi.

Bütün bu merasim Oğuz töresince yapılmıştı. Bu suretle Osman Gazi, Osmanlı Devletinin kurucusu oldu. Osmanlıların ilk hükümet merkezi olarak Karacahisar uygun görüldü. İlk hutbeyi Tursun Fakih okudu. Fakat namına para basılamadı.

Osman Gazi, bağımsızlığını ilan ettiği zaman hükümdarlığı altında şu yerler bulunuyordu: Karacadağ, Domaniç, Söğüt, Karacahisar, Eskişehir, Bilecik, İnegöl, Yarhisar, Çakırpınar, Taraklı Yenicesi, İnönü, Köprühisar ve Bozöyük. Padişahlığının üçüncü yılında Yenişehir ve Yunthisar’ı da aldı. Bu defa hükümet merkezi Yenişehir’e nakledildi. Memleketini beş idareye böldü. Oğlu Orhan Bey’e, Sultanönü’nü, büyük kardeşi Gündüzalp’e Eskişehir’i, Aykut Alp’e İnönü’nü, Hasan Alp’e Yarhisar’ı, Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi. Diğer oğlu Alaeddin Paşa ile, kayınpederi Şeyh Edebalı’yı da Bilecik’te bıraktı.

Osman Gazi, bundan sonra, 1302 tarihinde Köprühisarını, 1306’da da Koyunhisarı’nı fethetti. Oğlu Orhan Gazi’yi de Bursa’nın fethine gönderdi. Bursa, 1326 tarihinde fetholundu. Bu sıralarda Osman Gazi, Nikris hastalığından rahatsız olduğundan yatıyordu. Oğlu Orhan Gazi’yi yanına çağırttı. Yatağının başında Ahi Şemseddin, Ahi Hasan, Turgut Alp, Saltuk Alp bulunmakta idiler. Bu zatların huzurunda şunları söyledi:

Oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim şudur:

Daima gaza ve cenge devam ediniz. Cihadın kemaline varıp, sancağı daima yüksekte tutunuz. Hanedanından ve torunlarımdan her kim ki, doğru yoldan ve adaletten geri kalır, o, rûz-i mahşerde, Peygamberin şefaatinden mahrum kalsın!

Sonra oğlu Orhan’a döndü:

Oğlum; dünyaya gelen bir padişah yoktur ki, ölüme itaat etmesin. Şimdi Hakim-i Mutlakın hüküm ve iradesiyle ölüm yaklaştı. Bu manevi yolculukta, artık, dünya nimetlerinden ümidi kesmek gerektir. Ey bahtiyar oğlum, bu devleti, bu emareti sana ısmarlıyorum. Seni Allah’a emanet ediyorum. Bütün işlerinde kanunları üstün tut. Askerleri ve halkı kendi akraban gibi sev, haklarını tamamen ve noksansız ver!

Dedikten sonra, kendisinin, Bursa’da Gümüşlü Kümbet’e gömülmesini vasiyet etti. Kısa bir zaman sonra 1326’da 69 yaşında iken gözlerini hayata yumdu.

Osman Gazi, 19 yıl beylik, 27 yıl da padişahlık etmişti. Öldüğü zaman terekesinden altın, gümüş gibi kıymetli eşyalar çıkmadı. Denizli bezinden içi alemli yapılmış bir yeni sarıklık bezi, bir at zırhı, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, Alaşehir mensucatından kırmızı renkli sancaklar, bir de iki uçlu kılıç, bir tirkeş, tahta bir taht, bir mızrak, birkaç at, üç sürü de koyun çıktı. Türk Milletine koskoca bir devlet bırakan yıllarca gaza yapan Osman Han’ın dünya malı bunlardan ibaretti. Osman Gazi, padişah iken devlet hazinesinden maaş almaz, koyunları ile geçinirdi. Büyük bir ırkın büyük bir padişahı olarak emsalsiz bir feragat sahibi idi.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#94
ORHAN GAZİ


Orhan Gazi, babasından kalan küçük ülkeyi büyük bir devlet haline getiren, beylikten hükümdarlığa doğru giden güçlü bir devlet adamıdır.

Orhan Gazi 1288’de doğdu ve 36 yaşında Beyliğe geçti. Ağabeyi Alâeddin Paşa daha çok kendisini ilme, Orhan ise politikaya, devlet işlerine ve savaşa vermişti. Onlar iki kardeş el ele vererek Osmanlı Devleti’ni sağlam temellerle kurmaya çalıştılar. İki kardeş arasındaki âhenkli çalışmalar, kendilerinden sonrakilere örnek oldu.

Orhan, Bursa’yı alarak orayı başkent yaptı. O, gerçek bir devlet kurmaya, onun organizasyonunu yaparak hudutlarını genişletmeye karar vermişti. O, Osmanlı soyunun en kahraman, en temiz ve yetenekli kişilerinden biridir.

Orhan Gazi, ilk orduyu kurdu; kanun ve nizamlar koydu ve ilk parayı bastı. Bursa’dan sonra Semendire, Aydos, İzmit, Hereke, İznik, Mudurnu, Göynük, Gemlik, Karasi, Bergama, Mihaliççik ve Kirmasti’yi aldı.

Oğlu Süleyman Paşa Rumeli’ye geçti. Gelibolu, Bolayır, Hayrabolu, Tekirdağ, İpsala ve dolaylarını aldı.

Yabancı devletlerle ilk ilişki Orhan Gazi zamanında başladı. Orhan’ın güçlü devletinden çekinen Bizans İmparatoru Kantakuzinos, kızı Prenses Theodora’yı ona vererek barış içinde yaşamak istedi.

Orhan’ın attığı sağlam temellerle ilerleyen beylik, zamanla dünya çapında bir devlet oldu. Orhan Gazi, bilginleri sever ve korurdu, adaleti yaydı.

1359 yılında ölen Orhan Gazi, 33 yıl hükümdarlık yaptı. Bunun yirmi yılı sulh ve sükun içinde geçti.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#95
ÖMER SEYFETTİN


Ünlü hikâyeci Ömer Seyfettin 1884 yılında Gönen'de doğdu. Babası binbaşı Ömer Bey’di. Harp Okulu'nu btirdikten sonra jandarma subayı olarak görev aldı. 1910'da askerlikten ayrılıp Selanik'te yerleşti ve Genç Kalemler Dergisi’ni kurdu. Balkan Savaşı'nda yeniden subay oldu ve Yunanlılara esir düştü. Bir yıl sonra İstanbul'a geldi. Askerliği bıraktı. Yazarlık ve Kabataş Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğiyle hayatını kazanmaya başladı. 1920'de 36 yaşında İstanbul'da vefat etti.

Ömer Seyfettin edebiyatımızda milliyetçi akımın, Türkçülüğün kurucularındandır. Daha Selanik'teyken Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp'le birlikte, Turancılığa kadar varan bir milliyetçilik anlayışıyla yazı hayatında şöhret yapmıştı. Ama daha sonra, gerçekçi bir milliyetçi görüşü tercih ederek Ziya Gökalp'in izinden ayrıldı.

Ömer Seyfettin'in o zaman koyduğu ilkeler, Ziya Gökalp'in de Türkçülüğün Esasları adlı kitabının Dilde Türkçülük bölümünde prensiplerini ortaya koyduğu fikirlerdi: O zaman dilimizde bol bol kullanılan Arap dili ve Fars dili kurallarını kaldırmak, o dillerin gramerlerine uymamak, Arap ve Fars dilbilgisi kurallarına göre yapılan tamlamaları çözmek. Dilde Türkleşmenin bir başka yanı da halka malolduktan, Türk fonetiğine uyduktan sonra kelimenin kökenini aramamaktı.

Ömer Seyfettin, kendi yazılarının hepsinde bu ilkeleri baştan sonuna kadar uygulamıştır. Böylece, İstanbul ağzını temel alan, günlük konuşma ve gazete diline benzer sadelikte bir hikâye uslubu sağlamıştır.

Ömer Seyfettin'in hikâyeleri gerçeklere uygun bir hayatı ve kişileri canlandırır. “Benim deham komiktir” diyen yazar, hikâyelerinde çoğu zaman mizaha yer vermiştir. Aslında, İstanbul'a geldikten ve gazeteciliğe başladıktan çok sonra, büyük bir kolaylıkla hikâye yazmaya başlayan Ömer Seyfettin, 1917-1920 arasında on kitap dolduran 125 hikâye vermiştir. Efruz Bey’le Yalnız Efe adlı roman denemelerine Harem de ilave edilebilir. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanmış İlyada gibi özet yardımcı kitapları da vardır.

Yazar, konularını günlük hayattan alır ama, zaman zaman kendi tarihimizin kahramanlık sayfalarına da döner: Başını Vermeyen Şehit, Bomba, Hürriyet Bayrakları gibi hikâyeleri tarihimizin acı, tatlı, yiğitçe, ya da düşündürücü safhalarını anlatır. Ama Gizli Mabet, Yüksek Ökçeler gibi pek çok hikâyesinde, şehirli hayatının çeşitli görüntüleri alaycı bir dille tespit edilmiştir. Ömer Seyfettin'in hikâyeIerini toplayan ilk seride şu eserleri çıkmıştır: İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Efruz Bey, Beyaz Lale, Mahçupluk İmtihanı, Dalga.

Yaşadığı devir gözönüne alınınca Ömer Seyfettin'in önemi bir kat daha anlaşılır. Çünkü o dönemde memleket korkunç bir düşman baskısı altındaydı. Kimse geleceğin ne olacağını bilmiyordu. Böyle kâbuslu günIerde bir yazarın, gayet sade, gayet coşkun bir dille kendi milletinin kahramanca geçmişinden hikâyeler anlatması ilgiyle karşılanacak bir olaydı.

Kendisi son derece mütevazi, alçak gönüllü, ama bilgili bir insan olan Ömer Seyfettin, çevresi tarafından çok sevilirdi. Zamanla biraz kuşkulu bir karakter özelliği kazanmıştı. Onun bu huyunu bilen bir arkadaşı, her sabah yazı yazdığı gazeteye geliş saatini kollayarak üç başka arkadaşı yoluna diker ve Köprü'de, Eminönü'de, Sirkeci'de, birbirlerinden habersizmiş gibi görünen bu arkadaşlar, Ömer Seyfettin'le karşılaşınca hemen: “Geçmiş olsun, pek fena görünüyorsun, rengin de çok bozuk, hasta mısın?” diye ciddi ciddi endişelerini bildirirler. Üçüncüsünde Ömer Seyfettin, gerçekten hasta olduguna inanarak evine gidip yatmak üzere geri döner ve gazeteye gitmekten vazgeçer.

Hikâyecinin, başkalarını konu alırken kendisinin de birtakım anekdotlara konu olacağı muhakkaktır. Ömer Seyfettin, başından geçen bazı olayları, çeşitli hikâyelerinde ele almıştır. Gizli Mabet bunlardan biridir ve yazarın evini ziyaret eden bir Fransız arkadaşının, sandık odasını gizli bir ibadet yeri zannedişini hoş bir dille anlatır.

Ömer Seyfettin'in diline pelesenk ettiğı bir söz de “Cancağzım”dır. Her tanıdığına böyle hitap etmesi, daha ziyade yazarın herkese açık bir insan oluşundan, alçak gönüllülüğünden ileri gelir.

Değerli ediplerimizden Ali Canip Yöntem, onun en yakın arkadaşıydı. Ömer Seyfettin'in Hayatı ve Eseri adıyle, ünlü hikâyecimizin hayatını, mizacını ve sanatını anlatan, en kuvvetli hikâyelerini ihtiva eden bir kitap hazırladı. Bu kitap 1935'te yayınlandı. Kısa bir süre sonra da Ömer Seyfettin'in bütün hikâyeleri, bir kitap serisi halinde bastırıldı. Bu hikayeler, her zaman aynı zevk ve heyecan1a okunmaktadır.

1920'de 36 yaşında hastalanarak yatağa düşen ve kurtarılamayan ünlü sanatçı Kuşdili'nde Mahmutbaba kabristanında yatmaktadır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#96
ORUÇ REİS


Türk denizcilerinin en büyüklerinden biri olan Oruç Reis, meşhur Barbaros Hayrettin Paşanın, yani Hızır Reis’in büyük kardeşidir. Eceova’lı Yakup adında bir sipahinin oğludur. Babası Yakup, Midilli’de yerleşmiş olduğundan dört oğlu İshak, İlyas, Oruç ve Hızır yani Barbaros, Midilli’de doğmuşlardı. Ailece gemicilikle ve deniz ticaretiyle uğraşmışlardır.

Rodos şövalyeleri bir gün İlyas ile Hızır’ın gemilerini yakalamışlar, İlyas’ı öldürüp Hızır’ı yani Barbaros’u esir almışlardı. Bunun üzerine İshak ile Oruç da korsanlığa başladılar.

Hızır’ın kaçıp Rodos şövalyelerinden kurtulmasından sonra, bir süre Akdeniz sularında üç kardeş birlikte korsanlık yapmışlardı. Ancak Osmanlı gemilerinin, yabancı korsanlar gibi Türk korsanlarını da takibe başlaması üzerine, korsan kardeşler gemileriyle Tunus’a geçerek Tunus Emiri tarafından kabul edilmişler ve Halkulvadi denen bölgeyi Cezayir ve Tunus sularındaki korsanlık hareketleri için üs yapmışlardı. Kısa bir zamanda güç ve şöhret kazanarak İspanyolların ve Cenevizlilerin önce gemilerini ve daha sonraları ise donanmalarını vurmaya başlamışlardı.

Cezayir taraflarını ellerine geçirerek İspanyol donanmasını birkaç defa büyük yenilgilere uğratmışlardı. İspanyollarla birleşen bazı Arap emirlerini de yendikten sonra Cezayir’de bir hükümet teşkil etmişlerdi.

Meşhur İmparator Şarlken bu mağlubiyetlerin acısını çıkarmak için 1518’de Marki de Fomars adlı komutanı büyük kuvvetlerle onların üzerine göndermişti. Oruç Reis ve kardeşi İshak Reis, kendilerinden çok fazla olan düşman kuvvetlerine karşı kahramanca bir savaştan sonra 1518 yılında vurularak öldüler.

Bunun üzerine kardeşlerinin öcünü almaya ahdeden Hızır Reis, yani Barbaros, Cezayir hakimliğine geçmiş ve bu ahdini yerine getirmiştir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#97
PIR SULTAN ABDAL


Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen dervişlerimizdendir. Sivas dolaylarında yaşamıştır. Şiî ve Kızılbaştır. Kızı ağzından yazılan bir destanda, Kızılbaşları ayaklandırmaya kalkışmış olduğundan, yakalanıp hapse atılmış ve idam edildiği söylenmiştir. Bir şiirinde, belinin büküldüğünü, dişlerinin döküldüğünü de söyler ki, bu da çok yaşadığını göstermektedir.

Soyu Yemen'den gelme olan Pir Sultan'ın asıl adı Haydar'dır. Alevîler, yani Hazret-i Ali'yi Hazret-i Muhammed'e tercih edenler, genellikle soylarını ona bağlarlar. Pir Sultan’ın Bektaşîlik'teki mertebeleri aştığı, unvanlarından bellidir: Tarikatın en yaşlılarından olduğu için “Post”a oturmuş, “Pir” unvanını ve “Dede Sultan” lâkaplarını hak etmiştir.

Abdal’lığa gelince, Bektaşîlikte “Bedil” olan, yani mâna âleminden yeryüzüne kıyafet değiştirerek tebdil gezdiklerine inanılan kırk uluya “Abdal” derlerdi ki üç yüz veli, yani ermiş arasından seçilirlerdi. Bunların kimler olduklarını da yalnız kendileri bilirlerdi. Kırk Abdal'ın yedisine “Erkân” (direkler), üçüne ise “Evtad”, yani bağlayıcılar denirdi. Bir tanesi de “kutup” rütbesini alırdı.

Pir Sultan, işte o kırklara karışmıştır. Ancak her ne kadar Bektaşîlik bir tarikatsa da Kızılbaşlık öyle değildir. Eylem ve politika yoluyla dünyaya gerekli düzeni vermek Kızılbaşlığın şanındandır. Bu sebeple Pir Sultan da eyleme kalkışmış ve Hızır Paşa tarafından Sivas'ta yakalanarak asılmıştır.

Yürü bre Hızır Paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

Ola ki bir gün devrilir

dörtlüğüyle başlayan şiirlerde, Pir Sultan Abdal'ın Hızır Paşa ile olan davası anlatılmıştır.

Evliyanın çoğunda olduğu gibi, Pir Sultan'da da destan unsurları, hayatını gerçeklerden masal havasına götürmüştür. Soyunun Hz. Ali'ye ve Hz. Muhammed'e dayandırılması, Hızır Paşa'nın kendisine gelerek himmet istemesi, Pir Sultan'ın, “Hızır, gün gele vezir olasın, ama yine beni arayasın” diye paşanın geleceğini haber vermesi hep bu destan unsurlarındandır.

Rivayete göre, Pir Sultan Abdal'ın asılışı da Hızır Paşa'nın kendisine “Üç şiir söyle ki içinde Şah'ın adı geçmesin” dediği halde üçünde de baştan başa İran şahına övgü olan şiirler söylemesindendir.

Pir Sultan Abdal, yalnız dervişçe şiirler değil, aşk şiirleri de yazmıştır. Şu örnekte olduğu gibi:

Ben de şu dünyaya geldim geleli

Emanetten bir don giymişe döndüm

Sahibi çıktı da elimden aldı

Koru yerde koyun yaymışa döndüm


O yâr geldi geçti geri bakmadı

Hendekler kazdırdım sular akmadı

Çok yuva bekledim cücük çıkmadı

Boş yuva beklemiş yoz kuşa döndüm


Pir Sultan Abdal'ım bu dünya fâni

Baştan başa kim sürdü bu devranı

Yarin bir çift sözü üşüttü beni

Yüce dağ başında buymuşa döndüm

Şair tabiata da son derece bağlı görünmektedir. Onun:

Öt benim sarı tamburam

Senin aslın ağaçtandır

diye başlayan taşlaması gibi pek çok şiiri bugün hâlâ dillerde dolaşmaktadır.

Pir sultan Abdal'la ilgili bilgilerin çoğunu kızı Sanem Hatun'un ağıtından öğreniriz. Dilden dile, günümüze kadar gelen bu ağıt, onun darağacında can verdiğini, yanık, içli bir ifadeyle anlatır:

Uzundu, usuldü dedemin boyu

Yıldız'dır yaylası Banaz'dır köyü

Yaz bahar ayında bulanır suyu

Sular çağlar çağlar Pir Sultan deyu


Pir Sultan kızıydım ben de Banaz'da

Kanlı yaş akıttım baharda güzde

Dedemi astılar kanlı Sivas'ta

Darağacı ağlar ağlar Pir Sultan deyu
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#98
Pîrî Reis'in Hayatı


Muhiddin Pîrî kesin tarihi bilinmekle beraber 1465-1470 yılları arasında , Türk denizciliğinin önemli merkezlerinden biri olan Gelibolu'da dünyaya gelmişti. Babası Hacı Mehmet ,amcası ,o dönemin ünlü kaptanlarından Kemal Reis idi. 11 yaşına geldiğinde önce korsan olarak işe başladı, sonradan devlet hizmetine giren amcası Kemal Reis ile birlikte denize açılmış ve1487-1493 yılları arasında çeşitli deniz savaşlarına karışmıştı.

Türk denizcilik tarihinden ,kendisinden bağımsız olarak söz edilmesi1499-1502 yılları arasındaki harplerde gösterdiği aşarılardan dolayıdır. İşte bu sıralarda, Portekizlilerle yapmış olduğu savaşların birinde Columbus'un haritasını ele geçirmiş olabilir.

1511 yılında ,amcasının ölümü üzerinde denizlerden ayrılmış, Gelibolu'ya dönmüş; harita çizimiyle uğraşmaya başlamış, daha sonra büyük Türk denizcisi Barboros'un (1476-1546) hizmetine girmişti.

Mısır'ın zaptı sırasında (1516-1517) komutasındaki gemilerle en önemli deniz üssü olan İskenderiye'nin ele geçirilişinde büyük başarı göstermiş, bu başarı onun Sultan Selim'le (1517-1520) tanışmasına ve 1513 yılında , Gelibolu'da tamamladığı dünya haritasını sunmasına vesile olmuştur.

Mısır seferinden sonra, Pîrî Gelibolu 'ya dönmüş ve Kitab-i Bahriye üzerinde çalışmaya başlamıştı.

Bu sırada Mısır da bir kargaşalık çıkmıştı. Bu kargaşayı bastırmak için, Pargalı İbrahim Paşa'yı Mısır'a götürecek donanmaya Pîrî'nin rehberlik etmesi ön görülmüştü. Sefer sırasında fırtına patlak vermiş ve gemiler, bir süre, Rodos'a sığınmak zorunda kalmışlardı. Bu olay Pîrî'nin Paşayla tanışmasına fırsat vermişti. Pîrî'nin sefer sırasında sık sık bir takım notlara, yani hazırlamakta lduğu Bahriye'ye baş vurması Pargalı'nın gözünden kaçmamış ve bu notların kitap haline getirilmesini istemiştir.

Nitekim Pîrî kitabı tamamlamış ve İbrahim Paşanın aracılığı ile Sultan Süleyman' a sunmuştur. Kitab-i Bahriye Hükümdarın beğenisini kazanmıştır . Bunu bugün elimizde sadece ilk parçası bulunan ve Kuzey Amerika haritası diye adlandırılan İkinci Dünya haritası izlemiştir.O sıralarda Portekizliler Adeni ele geçirmişlerdi. Osmanlı Devleti Pîrî Reis'e Hint Kaptanlığı görevini vererek Adeni geri almasını istedi. Pîrî 1548'de Adeni geri almış ve onu Umman Denizi kıyılarındaki fetihleri izlemişti.

Bu başarıları düşmanlarını kızdırmıştı. Özellikle Basra Beyler Beyi Paşa Pîrî 'nin donanmayı Basra'da terk ettiği haberini İstanbul'a ulaştırdı.Mısır Valisi Dukayin-zâde Mehmed Paşa da bu görüşlere katılınca, yaşı seksenin üzerinde olan Pîrî Reis 1555 yılında Kahire'de idam edilmişti.

Pîrî Reis'in Birinci Dünya Haritası

1929 yılında Topkapı Saray'ında bulunan , 90/60 cm ile büyüklüğündeki bir parşömel üzerine çizilmiş, Güney Batı Avrupa, Kuzey Batı Afrika, Güney Doğu ve Orta Amerika kıyılarını gösteren bu harita üzerindeki bu nottan öğrendiğimize göre, Pîrî Reis'in 1513 yılında Gelibolu'da çizip, 1517'de de Mısırlı Sultan Selim'e (1512-1520) sunduğu, büyük çapta hazırlanmış bir Dünya haritasının bir parçasıydı.

Harita da dağlar kabartma, nehirler kalın çizgilerle, taşlık yerler siyah, kumluk, sığ yerler kımızı noktalarla, denizde görülmeyen taşlık yerler haç işareti belirlemiş, özellik gösteren bitki, hayvan resimleri ile süslenmiş, bölgelere ilişkin notlar eklenmişti.

Bu , enlem ve boylam çizgileri olmayan, kıyıları ve adaları kapsayan bölgelere tanıtılmasını amaçlayan portülandır. Enlem ve boylam çizgileri yerine , biri Kuzeyde diğeri Güneyde iki pusula gülü bulunmaktadır. Her pusula gülünü 32 parçaya bölen doğrular harita boyunca uzanır , vemin bölümlerini gösteren iki cetvel de eklenmiştir. Rüzgâr güllerinden çıkan doğrular ve ölçekler limanlar arasındaki uzaklığı ölçmeye yarar.

Genellikle, bu portülanların matematik temelden yoksun olduğu sanılıyordu. Oysa yapılan araştırmalar, Pîrî Reis'in haritasında Atlantik Okyanusu üzerine yerleştirilmiş beş projeksiyon merkezinin olduğunu göstermiştir. Bu haritada kolaylıkla enlem ve boylam çizgileri çizilebilir. Zaten kendisi de Kitab-ı Bahriye'de bu haritanın çok özenle çizildiğini söyledikten sonra ne kadar küçük olursa olsun bir haritada hata varsa onun kullanılması gerektiğini ve ona güveneni hataya götüreceğini belirtmiştir.

Pîrî Reis 34 haritadan yararlanmıştır. Bunlardan 20'sini tarihi belli değildir. 8'i Müslüman coğrafyacıların Caferiye dedikleri haritalardır. 4'ü Portekizlilerin çizdikleri yeni haritalardır: 1'i de Columbus'un haritasıdır. Kitab-ı Bahriye'de bu konuya ilişkin olarak şöyle der.

Ol kitabıyla ider iyâd
Dahi sonra durmaz açar ol ili
Hartısı ta kim geldi bize
Varup Antilyeyi ider aşikâr
Şimdi meşhur eylemiştir ol yolu
İş bu zor kim dedim cümle size.
Ayrıca haritadaki notlardan birinden Columbus'un dört seyahatinden üçüne katılmış olan sonradan Kemal Reis'in eline esir düşen bir İspanyolun Columbus'un keşiflerine ilişkin pek çok bilgi verdiğini öğreniyoruz.

Columbus'un haritası kaybolduğundan, bu gün elde bulunan tek orijinal belge Pîrî Reis'in bu haritasıdır.

Pîrî Amerika kıyılarını çizerken Columbus'un , haritasına sadık kalmış ve onu pek çok noktalardan tekrarlamıştır. Haritada Antil Adaları ve Küba Adası Columbus'un iddiasının paralelinde kıt'a olarak gösterilmiştir. Columbus 1494 de Küba kıyılarında bulunduğunda buranın kıt'a olduğuna inanmış ve gemide bulunan Noter Fernand Perez de Luna'ya bunu yazdırmış, bütün, tayfalara da imzalatmıştır. 12 Haziran 1494 tarihini taşıyan bu belgede Küba'nın kıt'a olduğunu kabul eden ve imzalayan bir tayfanın aksini söylediğinde 10.000 maravides ceza alınacağından başka dilinde kesileceğini kaydettirmişti. Ayrıca Columbus'un Trinidad 'daki bir buruna 'Kalera' diye adlandırılmış olmasından dolayı Pîrî bu adaya 'Kalera' demiştir. İspanyola adı verilen Haiti de Pîrî tarafından İspanya Adası olarak gösterilmiştir. Haitinin Güney Doğusundaki 12 adaya Undizi Vergine demiştir, İspanyolca onze kelimesi yerine Columbus'un ana dili olan İtalyanca'yı kullanmıştır.

Ayrıca Columbus Güney Amerika'yı adalar topluluğu olarak göstermiştir. Bundan esinlenen Pîrî de Trinidat adası karşısında, üzerlerinde birer papağan resmi bulunan pek çok hayali ada çizmiştir.

Güney Amerika'yı çizerken yeni Portekiz adalarından da yararlanmıştır bunlar America Vespuci,Pinson,Juan de Solis'in 1508yılına kadar çizmiş oldukları haritalardır. Ayrıca Güney Amerika kıyılarındaki bazı yer adları bugünkü adlara benzemektedir. Santa Agostini, San Megali, San Francisko, Porto Ralli, Totel Santo,Abroklok, Cab Frio, Kantenio gibi bu bölgelerdeki başlıca nehirleri yerleri gösterilmiş, ancak adları yazılmamıştır. Pinzon ve Juan de Solis'in ilgilerini çekmeyen La Plata nehrinin de haritada gösterilmiş olması da dikkate değer bir noktadır. Güney Amerika'nın Güneyini Doğuya doğru uzaması Batlamyüs etkisini göstermektedir. Nitekim Kitab-ı Bahriye'de Amerika'nın Güneyini kara değil deniz olarak göstermiştir.

Harita üzerinde gemi resimleri vardır. Bunlar seyyahların yaptıkları keşifleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Örneğin Santianio Adası yakınlarındaki gemi resmi yanındaki notta, Nnaton adlı bir Cenevizli bu adayı bulduğu yazılmaktadır. Gine haritasının Kuzeyinde, Santo Brandan efsanesini canlandıran, bir balık üzerinde ateş yakan bir kadın ve bir erkek, bir tekne , daha ilerde içinde üç kişi bulunan büyük bir gemi resmi vardır. Pîrî bu efsaneleri Portekizlilerden değil, eski Mappa Mundilerden aldığını işaret etmektedir.

Haritanın zamanına göre, Çok mükemmel tam bir bilimsel zihniyetle çizilmiş olmasının yanında, bugün ne orijinal ne de kopyası bulunmayan Columbus'un haritasından yararlanılarak çizilmiş tek harita olması bakımından da ayrı bir tarihi değer taşımaktadır.

İkinci Dünya Haritası (1528)

Pîrî Reis 1528'de yani birinci haritasının yapımından 15 yıl sonra, yine Gelibolu'da , bir ikinci Dünya haritası çizmiştir. Bugün elimizde, imzasını taşıyan, 68/69 cm.lik bir parçası bulmaktadır. Bu parçada Atlas Okyanusu'nun Kuzeyi , Kuzey ve Orta Amerika'nın o sıralarda keşfedilmiş kıyıları yer almaktadır.

Harita Kuzeyde Groeanland ile başlar. Güneye doğru iki kara parçasında ilkine Bakala, daha aşağıdakine Terre Neuv adlarını vermiş ve Portekizliler tarafından bulunduklarına işaret etmiştir. Onun St. Juan Batisto adını verdiği, ve oldukça doğru olarak çizilmiş Florida yarım adası izler. Daha önceki haritada Portorico 'ya verilmiştir. Kenardaki kara parçaları 1517 ve 1519 keşfedilen Hondras ve Yukatan yarım adalarıdır.

Küba ve Hayiti artık çok doğru bir biçimde çizilmiştir. Küba adasının üzerine Isl di Vana yazılmıştır. Önceki haritasındaki hatalar düzeltilmiştir.

Bunda da enlem ve boylam çizgileri üzerine 32 eşit parçaya bölünmüş rüzgâr gülleri vardır. Yandaki 20'ye bölünmüş iki ölçeğe ve açıklamaya göre, bölümler arası 50 mil , noktalar arası 10 mildir. Daha önceki haritada görünmeyen Yengeç Dönencesi çizilmiş ve günuzadısı adı verilmiştir. Küba adasının üzerinden geçirilmiştir. Bu doğrunun biraz daha kuzeyden geçmesi gerekirdi.

Haritada bugün ki duruma göre az da olsa bir miktar hata görülmektedir. Bu, o zamanki pusulalarda görülen 10-13 derecelik durumun dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Bütün Batı kaynaklı haritalarda da bu söz konudur.

Bu haritadan kıyılar birinciye göre çok daha başarılı olarak çizilmiş, boş bırakılan yerler doldurulmuş, yine de bilinmeyen yerler boş bırakılmıştır. Bu bize Pîrî'nin bilimsel zihniyette sahip olduğu ve keşifleri, zamanında ve adım adım izlemiş olduğunu göstermektedir. Bu harita tekniği bakımından bu yüzyılda çizilen haritaların en başarılılarından biridir diyebiliriz.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#99
RAUF DENKTAŞ


Rauf Raif Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Babası hakim Raif Bey'dir. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi.

Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi.

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingte Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk Cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve Cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı.

1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlardıyla 1.8.1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu.

1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi.

1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi.

16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansından sonra Makaryos tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada'ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı. 1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü.

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28.2.1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi.

13.2.1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu.

22.4.1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi.

Halen KKTC Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmektedir.

Değişik konularda basılmış eserleri vardır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SATUK BUĞRA HAN


Abdülkerim Satuk Buğra Han ilk Müslüman-Türk hükümdarıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü.

Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehir ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Hanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi. Artuç bölgesi, Nasır bin Ahmed'in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç'un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed'le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı.

Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı. İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp şehri fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Hanı öldürerek Karahanlı tahtına oturmayı başardı.

Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü'l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk Buğra Hana yol gösterip teşvik ettiler.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han, Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galip geldi.

Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu.

955 (H.344) senesinde Kaşgar civarında bulunan Artuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi.

Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Baytaş Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir.

Benzer konular

Cevap yazabilmek için giriş yapmalı veya kayıt olmalısınız.

Şu an bu konuyu okuyanlar

0

0 üye, 0 ziyaretçi ve 0 arama motoru